COP31’E GİDERKEN DOĞAYI UNUTANLARA SERT SÖZ: DOĞAYI EZİP İKLİMİ KURTARAMAZSINIZ

Su Politikaları Derneği’nin COP31 için yaptığı “Doğayı ve iklimi birbirine bağımlı öncelikler olarak ele almalıyız” çağrısını okuyunca açık söyleyeyim, benim içimden alkışlamak değil, biraz da kızmak geliyor, çünkü biz bu konuları yıllardır konuşuyoruz, doğayı ayrı konuşuyoruz, suyu ayrı konuşuyoruz, iklimi ayrı konuşuyoruz, afet olunca başka konuşuyoruz, sonra dönüp hepsinin birbirine bağlı olduğunu yeniden keşfediyoruz, güzel raporlar hazırlanıyor, güzel cümleler kuruluyor ama iş doğanın kendisine gelince yine aynı bildiğimiz hesap devam ediyor, doğayı biraz daha sıkıştır, suyu biraz daha kullan, toprağı biraz daha zorla, sonra da başımıza bir şey gelince iklim değişti deyip işin içinden çıkmaya çalış, kusura bakmayın ama ben bu hesaba artık gerçekten kızıyorum.

Çünkü ekosistemler gerçekten doğanın acil servisleri gibi çalışıyor, orman sadece ağaçtan ibaret değil, sulak alan boş duran arazi değil, taşkın ovası da “nasıl olsa boş” denilecek yer hiç değil, bunların hepsi doğanın kendi yaptığı altyapı, yağmur geldiğinde suyu tutuyor, taşkını yavaşlatıyor, kuraklık geldiğinde hayatı destekliyor, toprağı koruyor, yeraltı suyunu besliyor, yani bizim yıllardır parasını doğru dürüst hesaplamadan kullandığımız hizmetleri veriyor, hem de fatura kesmeden veriyor, fakat işte bizim en büyük yanlışımız da burada başlıyor, bedava diye değersiz sanıyoruz.

Sonra ne yapıyoruz, önce doğanın yaptığı sistemi bozuyoruz, dereyi daraltıyoruz, sulak alanı dolduruyoruz, ormanı parçalıyoruz, toprağın su tutmasını azaltıyoruz, sonra bozduğumuz bu sistemin yaptığı işi betonla, kanalla, duvarla, pompajla, boruyla yeniden yapmaya uğraşıyoruz, yani doğanın bedava yaptığı işi önce kendi elimizle bozuyoruz, sonra aynı işi para verip geri almaya çalışıyoruz, sonra da maliyet çıkınca şaşırıyoruz, yahu kardeşim maliyet çıkması şaşılacak şey değil, şaşılacak olan bu hesabı neden daha başında yapmadığımızdır.

Benim asıl öfkem burada, çünkü doğanın bize verdiği hizmeti yatırım hesabına koymazsanız doğayı yokmuş gibi görürsünüz, sonra doğa bozulunca ortaya çıkan zararı hesaplamaya başlarsınız, bu da planlama değil, zarar olduktan sonra hesap yapmaktır, önce bozuyoruz, sonra kaç para ettiğini anlamaya çalışıyoruz, sonra da bozduğumuz şeyi yerine koymak için daha büyük para arıyoruz, bu nasıl bir akıl, nasıl bir ekonomik hesap, nasıl bir kalkınma anlayışıdır, insan gerçekten anlamakta zorlanıyor.

Su meselesinde ise bu yanlışlık daha da büyüyor, su güvenliği deyince aklımıza hemen baraj, boru, arıtma tesisi, pompa, yeni kaynak geliyor ama suyun asıl başladığı havzayı, ormanı, sulak alanı, toprağı ve yeraltı suyunu yeterince hesaba katmıyoruz, halbuki su güvenliği musluktan başlamıyor, havzadan başlıyor, ormandan başlıyor, topraktan başlıyor, yağmurun toprağa girmesinden başlıyor, bu yüzden ekosistem güvenliği su güvenliğidir, su güvenliği gıda güvenliğidir, gıda güvenliği de ekonomik güvenliktir, bunları birbirinden koparıp sonra ayrı ayrı çözmeye kalkmak artık gerçek hayatı anlamamak demektir.

Bir de afet olduktan sonra aklımızın başımıza gelmesi var ki buna ayrıca kızıyorum, sel oluyor seli konuşuyoruz, kuraklık geliyor kuraklığı konuşuyoruz, yangın çıkıyor ormanı hatırlıyoruz, taşkın oluyor dere yatağını hatırlıyoruz, yani hep iş işten geçtikten sonra konuşuyoruz, zarar olduktan sonra çözüm arıyoruz, sonra da her şeyin üzerine iklim değişikliğini koyup rahatlıyoruz, hayır efendim, iklim değişikliği her şeyi bizim yerimize açıklayan bir mazeret değildir, iklim değişiyor diye doğal su tutma alanlarını yok etmenin, sulak alanları bozmanın, ormanları parçalamanın, taşkın alanlarını yapılaşmaya açmanın hiçbir mantıklı tarafı yoktur.

Gri altyapı da yapılacak, yeşil-mavi altyapı da yapılacak, mesele bunlardan birini diğerinin düşmanı yapmak değil, mesele doğanın yaptığı işi hesaba katmaktır, çünkü bazen bir sulak alanı korumak beton tesis yapmaktan ucuzdur, bazen taşkın ovasını korumak sonradan milyarlarca lira zarar ödemekten akıllıdır, bazen ormanı korumak yeni yeni projeler yapmaktan çok daha ekonomiktir, fakat biz bunu yatırımın başında hesaplamazsak sonra doğanın hesabını çok daha ağır öderiz.

Bir de adına “yeşil dönüşüm” dedik mi her şeyi sorgulamadan temiz kabul ediyoruz, elektrikli araç güzel olabilir, karbon azaltabilir ama lityum nereden geliyor, bakır nereden geliyor, nikel nereden geliyor, kobalt nereden geliyor, maden çıkarılırken su ne oluyor, toprak ne oluyor, doğa ne oluyor, ürünün ömrü bitince ne olacak, bunları sormadan yalnızca “yeşil” demek bana göre eksik iştir, bir şeyi yeşile boyamak onu otomatik olarak sürdürülebilir yapmaz.

COP31’DE ARTIK GÜZEL SÖZ DEĞİL, GERÇEK HESAP İSTİYORUZ
COP31 Antalya’da yine güzel cümleler kurulmasını istemiyoruz, artık somut hesap istiyoruz; doğa ve biyolojik çeşitlilik iklim politikasının içine ölçülebilir hedeflerle girmeli, ormanlar, sulak alanlar, taşkın ovaları ve yeraltı suyu beslenme alanları doğal altyapı kabul edilmeli, büyük yatırımlarda yalnız karbon değil su, toprak ve ekosistem hesabı en baştan yapılmalı, afet olduktan sonra zarar hesabı yapmak yerine ekosistemleri koruyarak risk daha baştan azaltılmalı, şehirlerde yağmur suyunu yerinde tutan yeşil-mavi altyapı ve sünger şehir uygulamaları büyütülmeli, her yatırımın önüne şu soru konulmalı: “Bu ekosistem bugün bize bedava ne veriyor, bunu bozarsak yerine koymak bize kaça patlayacak?” ve yeşil dönüşüm diye yapılan teknolojiler de madeninden üretimine, kullanımından atığına kadar baştan sona hesaplanmalı.

Ben artık şunu açık söylemek istiyorum, doğayı korumayan iklim politikası bana göre yarım politikadır, suyu korumayan kalkınma yarım kalkınmadır, ekosistemi hesaba katmayan yatırım eksik hesaptır, doğanın yaptığı işi bedava diye görüp sonra doğa yok olunca milyarlar harcayıp aynısını yeniden yapmaya çalışmak ise kalkınma falan değildir, önce bozup sonra düzeltmeye çalışmanın pahalı ve acı bir şeklidir.

Ve son sözüm de çok açık, doğayı ezip iklimi kurtaramazsınız, suyu tüketip su güvenliği sağlayamazsınız, toprağı bozup gıda güvenliği kuramazsınız, ekosistemi yok edip sürdürülebilir gelecek kuramazsınız. Benim kızgınlığım da tam buradan geliyor, çünkü doğa bugün susuyor diye yarın da susacak zannediyoruz, halbuki doğa konuşmaya başladığında artık bizim konuşacak fazla sözümüz kalmayacak.

You may also like...