SU BİTİNCE DEĞİL, VİCDANIMIZ KURUYUNCA MI UYANACAZ GARI?

Dünya Meteoroloji Örgütü gene bi rapor yayınlamış, dünyanın su düzeni bozuluyomuş, nehirlerin suyu azalıyor, yeraltı suları çekiliyo, dağların karı eksiliyo, bi yerde kuraklık milleti kavururken öbür tarafta sel gelip evini barkını götürüyo, yani dünyanın suyu şaşırmış gidiyo, ama biz ne yapıyoz, oturuyoz yağmur yağacak mı, baraj dolacak mı diye bekliyoz, sanki bugün harcadığımız suyu yarın gidip pazardan yerine koyacakmışız gibi davranıyoz, yahu gardaşım, su bu, keçi değil ki kaybolunca dağda arayıp bulasın, bitince yerine koyasın!
Türkiye’nin rakamlarına bakıyom da insanın yüreği daralıyo gari, 2025 yılında memleketin yıllık yağışı 414,9 milimetreye düşmüş, uzun yıllar ortalaması 573,4 milimetre, yani normalin yüzde 27,6 altında kalmışız, 1964’ten beri böyle düşük yağış görülmemiş, kişi başına kullanılabilir su miktarı da yaklaşık 1.301 metreküpe kadar düşmüş, hâlâ kalkmışız suyu bol memleket gibi kullanıyoz, tarlada suyu sonuna kadar basıyoz, yerin altından çekebildiğimiz kadar çekiyoz, sonra yağmur az düşünce de “vah kuraklık geldi” diye dövünüyoz, ulan kuraklığın bi kısmı gökten geliyo da bi kısmını biz kendi elimizle yapmıyoz mu gari!
Hele dağın başındaki kar var ya, benim en çok içimi acıtan orası, çünkü bizim Yörük bilir karın kıymetini, dağın başında duran kar öyle süs değil, bizim doğal ambarımız, bedava su depomuz, kışın durur, bahar gelince yavaş yavaş erir, dereyi besler, toprağa can verir, yeraltına iner, baraja gider, ama şimdi onun düzeni de bozuluyo, DSİ’nin verdiği rakamlara göre 2019’da kar erimesinden gelen su yaklaşık 36 milyar metreküpken, 2025’te yaklaşık 4 milyar metreküp seviyesine kadar gerilemiş, şimdi ben soruyom size, Allah’ın dağın başına koyduğu bedava su deposunu kaybediyoz da bizim aklımız hâlâ nerede geziyo gari?
Daha kaç kuyu kazacaz, daha ne kadar yeraltından su çekecez, toprağın bağrını daha ne kadar delecez, kuyunun dibine baktığımız gün su yerine kuru toprak görünce mi anlayacaz yaptığımız işin ne menem bi iş olduğunu, yoksa gene çıkıp “Allah yağmur vermedi” deyip kendi suçumuzu göğün üstüne mi atacağız?
Ben Burdur’un çocuğuyum gari, Burdur Gölü’ne bakınca içim yanıyor, bunu bilimsel rapor gibi değil, gölün kenarında büyüyen adamın yüreğiyle söylüyom, suyun çekildiği yerde toprak görünce içimden bi şey kopuyo, çünkü orada yalnızca su gitmiyo, bizim çocukluğumuz gidiyo, bizim kuşumuz gidiyo, bizim toprağımız gidiyo, bizim hatıramız gidiyo, yarın çocuğumuza göstereceğimiz memleket eksiliyo, biz de hâlâ toplantı yapıyoz, rapor yazıyoz, birbirimize güzel güzel laflar ediyoz, ama gölün dibine inip de “sen niye kurudun?” diye soracak kadar kendi yüzümüze bakamıyoz gari.
Şimdi 2026’da yağış arttı diye de kimse rehavete kapılmasın, “oh be yağmur geldi, mesele kapandı” demesin, yok öyle yağma gardaşım, bi sene yağmur yağması yıllardır bozulan su düzenini düzeltmez, bugün gökten bardakla su boşalır gibi yağar ama toprağa girmeden sel olup gider, yarın güneş tepene biner gene su ararsın, mesele yalnızca gökten kaç damla düştüğü değil, o suyun ne kadarını tuttuğumuz, toprağa verdiğimiz, yeraltında sakladığımız ve elimizden ne kadarını boşu boşuna kaçırdığımızdır.
Bizim memleket artık “yağmur yağarsa suyumuz olur” kafasından çıkmak zorunda gari, tarımı suya göre planlayacaz, sanayinin su hesabını yapacaz, yeraltı suyunu isteyenin istediği kadar çektiği sahipsiz mal olmaktan çıkaracaz, şehirde borudan kaçan suyun hesabını soracaz, yağmur suyunu kanalizasyona yollayıp sonra susuzluk çekmeyecez, arıtılmış suyu yeniden kullanacaz, her yatırımın önüne de bi soru koyacaz: “Ula bu tesis yirmi sene sonra hangi suyla çalışacak?”
Enerji güvenliği diyosan suyu konuşacaksın, gıda güvenliği diyosan suyu konuşacaksın, sanayi büyüsün diyosan suyu konuşacaksın, tarım devam etsin diyosan suyu konuşacaksın, çocuğuna torununa bi memleket bırakacam diyosan gene suyu konuşacaksın, çünkü su yoksa ne fabrikanın bacası tüter, ne tarlanın bereketi kalır, ne sofranın ekmeği çoğalır, ne de memleketin geleceğinin bi kıymeti kalır.
Dünya Meteoroloji Örgütü söylüyo, Türkiye’nin rakamları önümüzde duruyo, dağın karı söylüyo, kuyular söylüyo, göller söylüyo, Burdur Gölü sessiz sessiz bağırıyor da biz hâlâ duymamazlıktan geliyoz.
Daha neyi bekliyoz gari?
Burdur Gölü biraz daha mı çekilsin, kuyuların dibinde su yerine taş mı görelim, tarlanın başında çiftçi “bu sene ne ekecez?” diye kara kara mı düşünsün, sanayici üretim yapacak suyu bulamayınca fabrikanın musluğunu mu kapatsın, köyde çeşmenin başında bidonla bekleyen insanları daha mı çoğaltalım, yoksa memleketin toprağı çatlayıp su diye bağırınca mı anlayacaz bu işin şakası olmadığını?
O gün ne diyecez gari?
“Yağmur az yağdı” deyip işin içinden mi sıyrılacaz, “iklim değişti” deyip bütün kabahati gökyüzüne mi atacağız, “biz elimizden geleni yaptık” deyip kendi yaptığımız yanlışlara bakmadan başımızı gene başka tarafa mı çevirecez?
Yok gari, suyu bugün hoyratça harcayanın yarın kuruyan toprağın başında söyleyecek sözü kalmayacak.
Çünkü suyun hesabı ertelenir ama ortadan kaybolmaz, bir gün gelir önümüze koyulur; o zaman ne rapor kurtarır, ne toplantı, ne nutuk, ne de “biz bilmiyoduk” lafı.
Benim korktuğum yalnızca kuraklık değil gari, dağdaki kar azalırken, göldeki su çekilirken, kuyunun dibi görünürken hâlâ “daha vakit var” diyebilmemizdir.
Su bitince aklımız başımıza gelmesin gari; çünkü o gün ne rapor kurtarır, ne toplantı, ne nutuk, ne de “biz bilmiyoduk” lafı, toprak kurur, göller çekilir, kuyular susar ama insanın vicdanı da kurursa onu hiçbir yağmur geri getiremez.
İşte bütün bu sözün özü belki de yıllar önce söylenmiş şu cümlede yatıyo gari; suyun kıymetini, elimizdeyken değil, elimizden gitmeye başlayınca anlıyoz:
“Kuyu kuruduğunda suyun değerini anlarız.”
— Benjamin Franklin’e atfedilir
Ve şimdi bizim önümüzde duran mesele tam da bu gari; kuyunun kurumasını bekleyip suyun kıymetini anlamak mı, yoksa daha su elimizdeyken aklımızı başımıza alıp onu korumak mı?



