EMBER, GÜNEŞİ GÖRDÜN DE TARLAYI NİYE GÖRMEDİN GARDAŞIM?

Şimdi bak gardaşım, Ember’in Türkiye’nin elektrik geleceğine dair söylediklerine kimsenin itirazı yok; güneş büyüsün, rüzgâr essin, depolama yapılsın, şebeke güçlensin, bunlar ey(i) şeyler, bunlar lazım, amma velakin memleketin enerji dönüşümünü sadece direğe dikilen panelden, dönen türbinden ve yanına konulan bataryadan ibaret görürsen, o zaman bu işin yarısını değil, belki de en can alıcı yerini tarlanın içinde bırakmış olursun.
2025’te güneş ile rüzgâr elektriğin yaklaşık yüzde 22’sini üretmiş, kömür hâlâ yüzde 34 ile başı çekiyo, 40 GW güneş-rüzgâr kurulmuş, bir de 33 GW batarya proje stoku var diyo rapor. Güzel de gardaşım, ben şunu soruyom: Bu kadar GW konuşulurken tarladaki çiftçinin ürettiği enerji hammaddesi niye aynı ciddiyetle konuşulmuyo? Çiftçi bu dönüşümün neresinde, köylünün toprağı bu büyük enerji hesabının neresinde, tarımdan sanayiye, sanayiden enerjiye uzanacak zincirin hesabı niye bu kadar silik kalıyo?
Bak memleketin suyu da eskisi gibi değil, kuraklık hidroelektriği aşağı çekiyo ve Ember bunun uzun vadede yılda yaklaşık 1,8 milyar dolarlık ilave doğalgaz ithalatına yol açabileceğini söylüyo. Eee gardaşım, su azalınca dışardan gaz alıyosak, kömürün iki üçte biri zaten ithalse, o zaman bizim kendi toprağımızda yetiştirebileceğimiz enerji hammaddelerine niye daha kuvvetli bakmıyoruz?
Ben güneşe karşı değilim, rüzgâra da karşı değilim, bataryaya hiç karşı değilim; benim derdim başka, ben diyorum ki enerji dönüşümü dediğin şey sadece kaç GW kurduk hesabı olmamalı, kaç çiftçinin gelirini artırdık, kaç yerli hammadde ürettik, kaç fabrika kurduk, kaç insanımıza iş verdik, kaç dolarlık ithalatı kestik, kaç ürünü memleketin toprağından çıkarıp sanayide işleyip enerjiye ve ihracata çevirdik, biraz da bunların hesabını tutalım.
Çünkü asıl mesele burda gardaşım, tarladan sanayiye giden yol kurulmadan, sanayiden enerjiye giden damar açılmadan, enerji de memlekete tam manasıyla zenginlik getirmiyo. Bizim köylünün tarlasında sadece buğday, arpa, mısır değil, doğru planlanırsa sanayinin hammaddesi, biyokütlenin girdisi, enerjinin yerli kaynağı da yetişebilir; bunun adı da öyle romantik bi tarım hikâyesi değil, düpedüz enerji güvenliği, sanayi politikası ve memleket meselesidir.
Ember, 2035 hedefleri için yılda yaklaşık 8 GW yeni güneş ve rüzgâr gerektiğini, şebeke bağlantısının da ciddi bir darboğaz olduğunu söylüyo. Tamam gardaşım, o zaman madem seferberlik ilan ediyoz, bu seferberliğin içine çiftçiyi de, tarlayı da, yerli enerji hammaddesini de koyak. Güneşi gören göz, tarlayı da görsün; rüzgârı hesaplayan akıl, köylünün alın terini de hesabın içine katsın.
Biz Sarıkeçili Yörüğü olarak biliriz, dağda keçinin peşinden giderken yol sadece önüne bakılarak bulunmaz, bastığın toprağı da bilecen. Enerji dönüşümü de böyledir gardaşım; göğe bakmak kolaydır, asıl mesele ayağının altındaki toprağın ne söylediğini duyabilmektir.
Benim itirazım tam burda: Türkiye’nin enerji dönüşümü sadece güneşten elektriğe, rüzgârdan elektriğe değil; tarladan sanayiye, sanayiden enerjiye, enerjiden ürüne, üründen ihracata giden büyük bi memleket zinciri olmalıdır. Yoksa biz GW’ları sayar dururuz, dışardan hammaddesini, gazını, kömürünü almaya devam ederiz, sonra da buna enerji dönüşümü deriz.
EMBER gardaşım, güneşi gördün, rüzgârı gördün, bataryayı gördün; amma şu tarlaya bi daha bak, belki Türkiye’nin asıl enerjisi orda duruyodur.


